Renk seçin:


Aşkın bir noktası

Aşkın bir noktası

Aşkın o bir ve biricik noktasını bulmadan hakiki aşktan bahsedebilir misin? Tadabilir, gerçek mutlak sevgiyi bulabilir misin? Bu sevgiyi bulamadan insan olabilir misin? Kainat sevgi üzerine yaratılmışken sen aşksız ve sevgisiz tam olabilir misin? Bu nakıslığını hangi fani şeyle doldurabilir hangi sahte benlikle geçiştirebilir misin? ‘O’ olmadan bulduğunu iddia ettiğin sevgiler şimdi nerede? Sevgi ve aşk, senin beynindeki ve hormonel yapındaki bir sıvıdan ibaret mi zannediyorsun? Kendi kan, irin, et ve kemikten müteşekkil vücudunu hazret-i insan mı olarak görüyorsun? Sureta insan olmak kafiyse niçin mutlu ve huzurlu olamıyor ve diğer canlılardan daha ötelere geçemiyorsun?

Azizim, esas noktayı bul ve her şeyini ona kavuşmak için vermeye hazır ol. Merek etme hiçbir şeyini kaybetmeyeceksin. Hayal bile edemeyeceğin hakiki varlıkla ve muhabbetle tanışacaksın. Gel yaratılıştaki o noktadan haberdar ol; o aşkı tahsil et. Hakikate gözün açılsın. Yumurtadan çıkmadan, kendi benli daireni edeple kırmadan Alemlerin Rabbi’nden ve alemlere rahmet olarak gönderilen nurdan haberdar olmazsın. Basit ve geçici zevkeler, hevesler için şu fani dünyada devamlı riskler almaktasın. Gel, bu hakiki aşk için hayatında bir kerecik bile olsa samimiyetle bu riski al; insanca, imanla hakikat nuruyla o nura yaklaş. Merak etme, korkma seni senden alır, çok daha güzel bir benlik verirler. Ona kavuşunca dönüp bir daha kendine bile bakmazsın.

Her şeyi kendi aleminden ibaret zannedersen bu büyük bir felakettir.  Bak kardeşim, istesen de istemesen de, beğensen de beğenmesen de kabul edip ikrar etsen yahut etmesen de, sen de biliyorsun ki yaratıcı sen değilsin. Kendi vücut iklimine bile söz geçiremiyor, bir dakika sonrasını dahi tasarlayamıyor, beş dakika sonra ne düşüneceğini hesap edemiyorsun. Bir yönüyle bütün alemlere amir ve kumandan gibisin. Fezalara çıkıyor, yerlerin dibine iniyor, bütün mahlukatı keşfediyorsun. Fakat sende görüyorsun ki bir yönüyle çok fakir aciz, güçsüz ve kudretsizsin.

Bir küçücük gözle göremediğin mikroba yenik düşüyor; bir duyguya, bir kelimeye, bir bakışa mahkum oluyorsun. Vehimlerin, hayallerin, korku ve endişelerin nereye gidersen git, seni bırakmıyor. İstediğin kadar malın olsun; istersen kumandan, pâdişah, hükümdar ol; uyuduğum zaman züğürt bir adamdan farkın kalmıyor; bütün benliğinden ve elinin altında sandığın nimetlerden ayrılıyor; herhangi bir canlı oluveriyorsun. Bu kadar âcizliği ve bu kadar kudreti hangi terazi, irâde ve akılla sevk u idare edebilir ve kendini ilâh diye takdim edebilirsin? Beğensen de beğenmesem de sen ilâh değilsin. Senin fark ettiğin bir âlem olabilir ama bu âlemin merkezi sen değilsin. İliklerine kadar işleyen bu hakîkate kulak ver. İkilikten geç, ben dediğin müddetçe, yegâne tek olan Rabbi ve Yaratıcı’yı asla bilemezsin, bulamazsın, O’nun bütün âlemleri yarattığı muhabbetin zerresinden bile haberdar olamazsın.

O yaratıcı tektir ve birdir. Ve senin bulunduğun veya bildiğin âlemlerden münezzehtir ama âlemleri kuşatmış, tamamıyla ihâtâ etmiştir. O Rabbü’l-âlemîn, seni sana emânet etmemiştir. Zâten bundan dolayı da sen kendine âit olamazsın. Şöyle bir baksana kendine… O yaratıcıya nisbetle hangi varlıktan bahsedebilir ve o varlık içerisinde hangi benliği muhafaza edebilir, nasıl ben diyebilirsin?

Milyarlarca yıldız ve galaksinin arasında seçilemeyecek bir noktada, o noktanın da içerisinde seçilemeyecek bir nokta hüviyetinde hiçlik âleminde seyretmektesin. Ama içindeki noktadan melekler, felekler ve cümle âlem görünmekte. Dıştaki âlemin bütün güzellikleri senin insan benliğinde hülâsâ yani özet olarak bulunmakta. Dış âlemde ne varsa senin içinde de aynısı var. Kâinat büyük bir âlem fakat âlemler senin içinde dürülmüş, dercedilmiş, iç içe geçmiş. Sen küçük âlemsin. .. Fakat bir mânâyı alarak ve o mânâya yakınlaşarak, sâhibinden aldığın feyizle büyük bir âlem haline geliyorsun. Ey güzel insan, ey hazret-i insan, ey “Biz ona ikram ettik. ” tâcını kuşanan insan! Sen bu büyük âlemliği ve alemdarlığı nasıl alıyorsun?

Olmak ya da olmamak… İşte asıl mesele bu. Neye ‘ol’ denilmiş ve ne olmuş? Neye “olma’ denilmiş ve ne olmamış? “Olmak’, senin tek başına yapabileceğin bir şey değil. Görmez misin nice yıldız sistemleri, galaksiler, samanyolları bir kara deliğin yutuvermesiyle kayboluyor. Milyarlarcası ak deliklerden tulü ediyor, doğuyor. Ne kadar büyük olsan da, ne kadar bilsen, ne kadar parlak, emsalsiz olsan da bu âlem devamlı fâni çarklarını belli bir nizam içerisinde çalıştırıyor, nice benlikleri hayallerden bile siliyor. Sen yok olmak için mi geldin? Yok olman için mi sana bu kadar özenildi? Neticede yiyip içip, dünya üzerinde saltanatlar, binalar kurup ondan sonra da toprağa tıkılman için mi, yaklıp küllerin savrulsun diye mi bu âleme getirildin? Evvelini bilmezsen âhirini bilemezsin. Evvel ve âhirini bilemezsen, yani önceni ve sonranı anlayamazsan şu anı asla idrak edemezsin. Evveelin yok, âhirin yok, şu anın da heba olmakta… Hangi benlik, hangi varlıktan bahsedebilirsin?

Bu içinden çıkılmaz sualler gerçek ve hakîkî varlığı bilmeyenler için bazen cinnet, bazen inkâr, bazen bir ümitsizlik noktasıdır ama hakîkî varlıktan haberdar olan ve o varlığa karşı muhabbet edenler için bu âlem de, âlemler de hatta cehalet ve bilgi de bir saâdet vesilesidir. İmân, sevgi ve teslimiyet ancak hakîkî varlıktan haberdar olup bu bilişle sevebilen insanlar içindir. Ve elbette Allah Teâlâ, bunun bilinebilmesi için ve bunu senin de bilmen için husüsî şeref ve izzete yani bu îmânî muhabbete seni mazhar kılmıştır.

M. Fatih Çıtlak

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ