Renk seçin:


İffet mücevherinin kıymeti yok mu?

İffet mücevherinin kıymeti yok mu?

Birkaç gün evveldi ki öteberi almak için Mahmutpaşa caddesine gidecektim. Çarşının Bitpazarı kapısından girdim, Kalpakçılar başına doğru yürüdüm, sol taraftaki sokaklardan birine saptım. Kuyumculara doğru inerken iki tarafta sıralanan dükkânlardan birinin önündeki kalpak gözüme ilişti, tam o sırada akordu bozuk birtakım sesler kulağımı tırmaladı. Tâhirülmevlevi Bey’in bir tasvirinde dediği gibi:

Bir vaka mı var, yoksa görülmekte mi bir iş?
Birden nerden bu kadar halk, gelip böyle birikmiş?
Ben de sokulur anlarım, elbette bu hakkım,
Fikriyle beni ta ileri sürdü merakım.

Evet, acele bir işim olmadığı gibi yeleğimin yahut ceketimin ceplerinde de aşırılacak bir şey yoktu. Dolayısıyla sakin bir şekilde durup dinleyebilirdim. Birikintiye karıştım ve dinlemeye koyuldum. Saçları ağarmaya başlamış orta yaşlı bir Ermeni, dükkânın içerisinden, oturduğu yerden bağırıyor, kırpık ve kendine göre şık duran bir genç de dışarıdan, ayakta durarak karşılık veriyordu. Kuyumcunun dilinden Samatya’nın mâlum akıcılığı coştuğu gibi müşterinin ağzından da Egin ve havalisinin meşhur şivesi tam rahatlığıyla taşıyordu. Vaktiyle İstanbul beylerini iyice tanımış bir göz karşısında bu şık gencin, başındaki tüyü dökülmüş asparagan kalpağa, ayağındaki eski ve galiba yamalı pantolona rağmen dolaşmaya çıkan bir odacı olduğu anlaşılıyordu.

Ermeni kuyumcuyla genç müşterinin arasındaki kargaşa bu şekilde cereyan etmekteydi: Müşteri gümüş halka üstüne akik taşı oturtulmuş bir yüzük istemiş. Kuyumcu da beş on tane yüzük çıkarıp göstermiş. Müşteri dükkânı iyice işgal ettiği gibi yüzükleri ayırıp çevirip parmakladığı halde hiçbirini beğenmemiş. İşte o tantanalı dil dalaşının ortaya çıkış sebebi buymuş.

Meseleyi daha fazla tetkik etmeye gerek görmedim. Geri kalan kısmını zabıta memurlarının tahkikine bıraktım. Tam kalabalık arasından sıyrılnıştım ki o sırada bir, ”Bonjor monşer!” nidasıyla baya iştahlı ve şapırtılı bir buse aksi, bir de heyecana gelip coşan bir kahkaha gürültüsü kubbeleri çınlattı. Seslerin geldiği tarafa döndüm. İkinci bir komedi perdesi de orada açılmıştı.

Yüzük müşterisinin cild-i sânîsi olabilecek erkek kıyafetli biri, kendisinin tam eşi olan dişi bir mahlüka Fransızca âşinalık ediyor, arz-ı hürmet ve takdîm-i muhabbet makamında elini öpüyor, salyalı dudaklarının gittikçe artan aç gözlülüğüyle şapırtıkı büseleri birbiri ardınca sıralıyordu. Hayret ki karşısındakinden de utanç ve nefret yerine iltifat ve meyil görüyordu. ”Zavallı çağdaşlık, ne ellere düştün, ne ağızlara bulaştın!” dedim. Bu gibi tiksinilecek manzarayı herkes gibi ben de mecburen kanıksamış olduğum için, ”Ağamız eğleniyor” diyerek yürüdüm.

Dolayısıyla sokağın köşesini dönünceye kadar ve dolaşırken birkaç defa durdum, ardıma baktım. Musâhabet-i muhibbane! ”El elde, baş başta” olmak üzere devam ediyor. Bu çağdaşlık taklitçisi kadının; gelenden, geçenden, durandan, bakandan sıkılıp da elini çekmesi galiba hatırına gelmeyecekti.

Mahmutpaşa yokuşunu inerken kendi kendime üzüntü ve nefretle soruyordum: ”Ermeni bir kuyumcu maddi kıymeti pek yüksek olmayan birkaç yüzüğünün uzun uzadıya karıştınlıp kurcalanmasına rıza göstermiyor, müşterisiyle kavga çıkarıyor. Şu çarşı pazarın çağdaş kadını(!) ise manevi kıymetine paha biçilememesi gereken kadınlık iffetinin böylece yabancı ellerde sıkıştırılmasına, mıncıklanmasına ses çıkarmıyor, belki de haz alıp hoşuna gidiyor. Acaba kadınlık ve iffet cevherinin gümüş bir yüzük kadar da kıymeti yok mu?”

Fikri Halis Efendi, Kasım 1924

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ