Renk seçin:


Peygamberimizin Cesareti

Peygamberimizin Cesareti

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam kendisine inen ayetlere kuvvetle iman etmiş ve onlardan güç almıştır. Böylece kendisine iman edenler çok az ve zayıf kişiler olduğu halde inancından ve tebliğinden vazgeçmemiştir.

Görünüşte onun dünyevi destekçisi çok az ve zayıftı. Kendisini himaye eden amcası Ebu Talip fakir ve yaşlıydı. Zengin ve güçlü olan amcası Ebu Lehep ise inkârcıların safındaydı. Müminlerin de çoğu güçlü kişiler değildi.

Fakat Allah-u Zülcelâl onu zayıf bir hatır vesilesi ile muhafaza ediyordu. Bu hususta örnek çoktur, bunlardan biri şöyledir. Kureyş önde gelenleri Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın kabilesine saygı duyardı. Kabileler arası savaş çıkmasını da istemezlerdi. Bu sebeple onu öldürmüyorlardı ama amcası EbuTalip’e gelip:

“Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için defalarca sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız.” Diyerek açıkça tehdit ettiler.

Amcası Ebu Talip onların bu tehditlerinden dolayı endişe etmişti. Peygamberimizle konuşup onu ikna etmeyi denedi:

“Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana arzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç.” dedi.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam amcasının artık onu himaye etmekten vazgeçtiğini düşünüyordu. Buna rağmen sadece Allah’a tevekkül ederek:

“Ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, dinini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm.” (İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474)

Onun bu samimi sebatkârlığı karşısında amcası da onu himaye etmekten vazgeçmedi. Allah-u Zülcelal’in muhafazası sayesinde müşrikler de bir şey yapamadılar.

Elbette Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi asıl koruyan Allah azze ve celle idi. Ne zaman müşrikler ona kötülük etmek için aralarında anlaşsalar bir vesile ile onu koruyordu. Hatta bazen gaibten yardımlarla onu muhafaza ediyordu.

Peygamberimiz metanet ve cesaretle vazifesini yaparken karşılaştığı şiddetli düşmanlık onda en ufak bir tereddüde ve korkuya yol açmıyordu. Ne siniyor ve vaz geçiyor ne söylediklerini geri alıyordu.

Müşrikler etrafını sarıp “Putlarımıza şöyle şöyle diyen sen misin?” “Atalarımıza ahmaklıkla suçlayan sen misin?” diye tartaklıyorlardı. O ise “Evet o ayetler bana vahyolunuyor,” diyor ve okumaktan vazgeçmiyordu.

Bir keresinde onu neredeyse linç edeceklerdi Hz. Ebu Bekir yetişip, “Rabbim Allah’tır dedi diye şerefli bir kimseyi öldürecek misiniz?” Diyerek aralarına girdi. Onu da tartakladılar. Her ikisi de üstlerinden başlarından kanlar aka aka oradan ayrıldılar.

Yine bu iki sadık dost Hicret esnasında Sevr mağarasındaydılar. Bir ara müşrikler mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Hz. Ebu Bekir kendisi için değil ama Allah’ın resulüne bir şey olacak diye endişe ediyordu. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam metanetini koruyarak “İki kişi hakkında zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” Buyurdu ve Hz. Ebu Bekir’in kalbini pekiştirdi. (Buhârî, fedâilü’l-ashab 2)

Efendimiz kendi memleketini ve akrabalarını bırakıp Medine’ye gittiğinde orada da düşmanlıkla kuşatıldı. Münafıklar, Yahudiler ve müşrik bedevilerle çeşitli imtihanlar yaşadı. Düşmanları ani bir baskın yapacak olsa Medine halkı da zarar görecekti. Medineli ensar hurma yetiştirmekle meşgul olan, askerlik ve siyaset işlerinde tecrübesi bulunmayan bir halktı. Aslında onlar Peygamberi koruyor değildi aksine Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onları muhafaza etmek için her an tetikteydi.

Bir gece Medine’de bir gürültü işitildi. Herkes sokağa çıktı, Medine’nin bir ucunda toz bulutu yükseliyordu.  Baskına mı uğradık diye korku içinde kalan halk ne yapacağını bilemez haldeydi ki, bir baktılar, o toz bulutunun içinden Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam çıka geldi. Ebu Talha’nın atına atladığı gibi ne oluyor diye tek başına olay yerine koşmuştu.  Ve insanların daha şaşkınlığı bile geçmeden “Korkulacak bir şey yok.” diye herkesi teskin ederek geliyordu. (Buhârî, edeb 39)

Peygamberimizin bir mucizesi de, savaşırken bile insanca muameleden vazgeçmemesidir. Mesela savaş taktiği için bile olsa, düşmana işkence yaptırmaması, savaşmayan sivillere, masum insanlara zarar vermeyi yasaklaması, esirlere her yönüyle misafir muâmelesi yapması, düşman cesetlerinin kulağını burnunu kesmeyi yasaklaması, savaşırken bile asaletle davranmasının işaretleridir. (Buhârî, Cihad 147, 148; Müslim, Cihad 3)

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam savaşı seven bir toplumun içinde bulunuyordu. Etrafını saranların bir kısmı ganimet elde etmek için savaşmaya eğilimliydi. Fakat nazil olan ayetler savaşın sadece İslam adına olmasını ve İslam düşmanlığından vazgeçirmeyi hedeflemesini emrediyordu. Ganimet hırsı veya asabiyet için savaşı devam ettirmeye izin vermiyordu; “Şayet savaştan vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (Bakara, 193)

Yine o zamanlar taşkınlık ve sertlikte aşırılık genellikle övünülen bir özellikti. Şairler şiirlerinde kendi kabilelerini överken, intikam almakta nasıl da acımasız olduklarından bahsederlerdi. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ise savaşırken bile ölçülü olmayı, -bugünkü dille, orantılı bir güç kullanmayı- emrediyordu: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 190)

Elbette savaş acısız ve kayıpsız olmaz. Müminler savaş meydanlarında da çeşitli durumlarla imtihan oldular. Bazen müminler de insani hatalar yaptılar ve savaşın çok tehlikeli anları oldu. Hatta morallerin bozulduğu ve safların dağıldığı zamanlar da yaşandı. Fakat Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hiçbir durumda paniğe kapılmadı. Bazen böyle anlarda atını mahmuzlar, düşmanın üzerine yürür ve böylece ordunun toparlanmasını sağlardı. (Buhârî, cihad 52;)

Allah’ın aslanı namıyla tanınan Hz. Ali dahi, “Biz harp meydanında korktuğumuz zaman Allah Resûlü’nün arkasına sığınır ve itmînana kavuşurduk.” Demiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1,86)

Onun cesaretinin kaynağı, Allah-u Zülcelal’e olan tevekkül ve teslimiyetidir. Bu sebeple hiçbir hadise onu telaşlandırmamıştır. Bir sefer esnasında bir ağacın altında istirahat ediyordu. Cesur bir düşman, O’nun yanına kadar sokuldu ve kılıcını kaldırdı, tam vuracaktı ki Allah Resûlü gözlerini açtı. Bu cüretkâr adam Allah Resûlü’ne: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” dedi. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sükunetini bozmadan:  “Allah azze ve celle” dedi.

Adama bir heybet geldi ve elindeki kılıcı yere düşürdü. Bu defa kılıcı Allah Resûlü aldı ve aynı soruyu ona sordu. Adam teslim olmaktan başka bir yol bulamadı. (Buhârî, cihad 84; megâzî 31.)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ