Renk seçin:


Selmani Farisi’nin Müslüman Oluşu

Selmani Farisi’nin Müslüman Oluşu

Allah’ın şerefli ve sevgili Rasûlü buyururlar ki: “Cennet dört kişiye müştaktır; Bunlar: Ali, Ammar, Selman ve Mikdad’dır!”

İşte bu defa cennetin bile kendisine müştak olduğu bir sahabîden bahsedeceğiz… İşe nereden ve nasıl başlayalım?

Onun başına öyle işler geldi ki, alemde bir misli yok… Öyle çilelerden, öyle belalardan geçerek nur deryasına atılmak herkesin karı değil, erlerin işidir…

İsmi Selman-ı Farisi… Aslen İranlı…

Künyesi: Selman ibn-i İslâm… Yani İslâm oğlu Selman…. Minyatürler memleketi ve nakışlar diyarı İsfehan taraflarından…

Yüce ve Kerîm olan Allah herkese kafa vermiştir de, herkese selim akıl vermemiştir… Selman selim akıl sahibi bir gençti… İnsanların yaptığı akılsızlığa bir türlü mana veremiyordu:

– Ben, diyordu, kafası olup da aklı olmayan insanlar içinde durmam!…

Bu yüzden çileli başına neler gelmedi ki… Yolları eline dolayıp Hak aramaya çıktı… Mecusiler ve ateşperestler içinde doğup büyümesine rağmen ruh kulağına bir nefha üfürülmüştü… Kulakları gelecek bir sesi bekliyor, gözleri ufukları süzüyordu…

Yollar, yollar, yollar!… Fakat Hakka varan yol hangisiydi?. Bugün dahi birçok yollar var, ama her yol insanı maşuka ulaştırmıyor ki…

Evet:

Hak benim diyor herkes:
Yol, yol, yollar hep ayrı;
Fakat İslâm’dan başka
hiç birinin yok hayrı!..

Selman da hayırlı bir yol arıyordu… Öyle bir yol olmalıydı ki, onu selamet Cudi’sine ulaştırsın…

Başını iki elleri arasına alıp saatlerce düşünüyor:

– Neredesin, ey hakikat?

Diyerek çırpınıyordu… Bu çırpınışlar, bu inleyişler, bu arzular, bu mecnunca sevdalar dinmek bilmiyordu.

Bir gün yolu bir kiliseye uğradı ve hemen içeri daldı… Gözlerini dört açıp Hıristiyanların ibadetlerine nazar etti.. Tahrif edilmiş İncil’den bazı sözler ve tevhide ait fikirler dinledi… Kendi kendine:

– Acaba, dedi aradığım bu mu?

İçine tarifi imkansız bir ateş düştü… Bir yere ateş düşer de oradan duman çıkmaz mı? Başı dumanlı dağlar gibi yüceliklere göz dikmişti, Anlıyordu ki, hıristiyanlık, maddeye tapmanın üstünde bir şey…

Göğüs kafesinin içinde çırpınan yüreğini eli ile bastırarak ileri yürüdü. Rahibin önüne varıp tatlı bir sesle fısıldadı:

– Dininize girmek istiyorum. Bana yol gösteriniz!..

Rahibin yüzünde ışıklar dalga dalga gezindi ve dedi:

– Sözünde gerçek misin? Cevap verdi:

– Evet!..

Ve Hıristiyan oldu. Ne var ki Mecusilerin zulüm ve işkence mengenesinden paçayı kurtaramıyordu… Ateşe tapan ahmak adamlar ateşle dostluk olamayacağını bilemiyorlardı. Kendileri gibi, herkesi ateşe kul olmaya zorluyorlardı…

Selman için artık orada hayat yoktu.. İran’dan çıktı. Şam ve Rum taraflarına can attı… Gidiyor, gidiyor, gidiyordu… Ne yollar yürümekle bitiyor, ne de aradığını buluyordu…

O, hep gerçeği arıyordu…

Cihan toprağından başak toplamak, aşk meydanına at sürmek, ezel mumunun fitilini yakan sevgiliye yol bulmak ne kadar zordu.. Ateşten deryalar üzerinde mumdan gemilerle gidilir miydi?…

Hayır!..

Aradığı bu değildi.. Onun ruhu bu pınarın suyu ile serinlemiyordu. Ona öyle bir ruh kuyumcusu lazımdı ki, kendisini yüce Arş’ın sahibine ulaştırsın…

Hıristiyan ülkelerini bir baştan öbür başa gezdi. O belde senin, bu şehir benim… Çöller, vadiler, ovalar, dağlar, taşlar önüne set çekemiyordu… Gönül denizinde dinmek bilmeyen bir fırtına vardı… Ömür güneşi ölüm kuyusuna akmadan gerçeği bulmalıydı… Selim akıla malik insan hayatını heder eder miydi… İnsan düşünür:

Ebed sürmez bu devran,
can gider, fasıl biter;
Ömür son yaşa gelir,
bilinmez nasıl biter!..

Nasıl biteceği bilinmeyen bir ömrü nefs ve nevanın rüzgarına bırakmak olmazdı…

Yolları eline dolayıp giden Selman nihayet bir yerde münzevî bir rahiple karşılaştı. Eline bir hüner ipliği geçirebilmişti. Karşılıklı oturdular; Allah’dan, ruhtan, insandan, îmandan, tevhidden, ölüm ve ötesinden söz ettiler…

Hem rahibin hem de Selman’ın gözlerinde ışıklar çağlamaya başladı. Rahibin can aynası îman cilası ile parıldamıştı… Gözlerini ufuksuz kum denizine dikip cenup istikametini işaret etti:

-Yavrucuğum, dedi, pek yakında şu gördüğün istikametten bir fırtına kopacak ve topyekun dünyayı kaplayacak. Hicaz taraflarından bir Peygamber zuhur edecek… Bu şanlı Peygamber, Hazret-i İbrahim’in dinini yenileyecek ve en ileri tevhîd bayrağını açacak… Hazret-i İsa’nın, kendisinden sonra geleceğini müjdelediği son Peygamber işte o’dur!..

Bu sözler, Selman’ın yüreğine kaynatılmış kurşun gibi aktı. Zaten hasretle yanan yüreği büsbütün alev aldı ve iliklerine kadar ürperdi… Yaralı keklikler misali kanat çırparak haykırdı:

-İşte aradığım o!…

Gözlerini mavilik cenneti semaya dikti… Ufukları son noktasına kadar süzdü…

Hicaz istikametinde yol alan kervanları kollamakta… Kervan olur ki, can Yusuf’unu kuyudan kurtarır, kervan olur ki, sevgilinin diyarına varır…

Bir gün, kum denizini yara yara gelen bir kervan gördü ve hemen ona katıldı… Fakat sevgiliye kavuşmak, muradının incisini elde etmek o kadar kolay mıydı?…

Kader yine ağlarını örüyordu… İnsaf bilmez kervancılar ona hemen sahip çıktılar, onun ayağına kölelik zincirini vurdular ve durak durak Hicaz istikametinde sürüklediler…

Hak yola baş koymuş, o aşık-ı şeyda, bir mangır gibi elden ele aktarıldı. Hürriyeti elden gitmiş, can toprağına gam taşları atılmıştı…

Çileler, çileler!.. Bu çileler ormanında geçen ömür.. Onun başına gelen felaketlerin hangi birini anlatalım ki…

Bir yürekte ki îman,
nur, vardır sendelemez,
Emin ol ey arkadaş,
toplar onu delemez!..

Çile okları da Selman’ın çelikten yaprakları olan îman ağacına tesir etmiyordu. Nihayet elden ele aktarılarak Medine’yi buldu… Buldu ama, bir Yahudi elinde köleydi…

Onun hurma bahçelerinde çalışıp duruyordu. Yahudi ona bir nefes rahat yüzü de göstermiyordu. Öyleydi de, o yine hep ufukları süzüyordu… Ufuklarda çakacak hakikat şimşeğini elbet görecekti…

İşte Sultan Nebinin taht kurduğu Medine!.. Allah’ın Rasûlü gelip Medine’yi nura boğmuştur. Ne ki, Selman’ın bundan haberi yoktur… Güzel nasibini bekleyip duruyor…

Hüner ipini avucuna almak, irfan bahçelerinin servi olmak elbet herkesin işi değildir… Bu yolda er gerektir. Aşk arslaniyle cenk etmenin sonunda candan da olmak vardır…

İki cihanın övüncü, güneşini Arş’a gölge eyleyen Allah’ın azîz Peygamberi hemen yakınındadır. Fakat Selman’ın bundan haberi yoktur. Hicran arkına düşen yüreği vuslat anını beklemektedir…

Koynunda saadet sabahını saklayan bir gündü. Selman-ı Farisi Medine’nin hurma bahçelerinde bir ağacın üzerindeydi. Kölesi olduğu adam hesabına çalışıp duruyordu.. Birden ruhunu yakıp kül edecek haberle sarsıldı:

– Peygamber dedikleri biri bugün Kuba’ya gelmiş ve halk etrafında yığın yığın halkalanmış…

Selman yıllardır bu haberi bekliyordu. Köküne balta inmiş ak çiçekli söğüt dalı gibi titremeye başladı. Aklı, idraki, şuuru heyecandan donuvermişti. Bu müthiş heyecanla ağaçtan aşağı düştü ve haberi getiren yahudinin yanına koştu:

– Söyle, dedi, o Peygamber dedikleri adam ne zaman gelmiş?

Yahudi’nin yüzü hiddetle gerildi ve bağırdı:

– Ey sefil köle, bundan sana ne? Haydi sen işine baki..

Gariplik Selman’ın boynunu bükmüştü. Kader taşı başında yaralar açmıştı. Kaderinde esir olmak, köle olmak, çile çekmek vardı. Yoksa yeni bir çilenin eşiğinde miydi?..

Bütün cesaretini toplayarak mırıldandı:

– O zatın kim olduğunu merak ettim de…

Yahudi hiddette Selman’ın üzerine yürüdü ve ona kuvvetli bir tekme vurdu:

– Sen İşine bak, be adam!.. Tekmenin tesiriyle Selman kendisini yerde buldu. Dizlerini ovarak kalktı ve hemen işine koyuldu… Fakat iş nasıl yapılır, el nasıl oynar, yürek nasıl huzur bulur… İlahî aşk, birinin can damarını çekti mi, artık o can, vuslat-ı canan için ne yapmaz…

O saf ve temiz Selman şimşekler gibi yanıyordu.. Aşk yuvasının kuşu öyle her ağaca konmazdı… Demek ki yıllardır hasretini çektiği sevgilisine kavuşacak, onun mübarek eteklerine tutunarak hasretini giderecek, arzu incisinin kilidini açacaktı. Öyleydi de, ona yol bulmanın imkanı yoktu… Çıfıt yahudinin elinden nasıl kurtulacaktı… Hep fırsat gözlüyor, bir ışık, bir iz, bir nefha bekliyordu…

Biraz yiyecek biriktirdi, güneş ak tepeli dağlar ardında kaybolup gecenin karanlığı dünya üzerine perde perde inince hemen Kuba’nın yolunu tuttu… Kanatlı kuşun mesafeleri aşması gibi uçarak Kuba’ya vardı. Daha önce yanında bulunduğu rahipten Allah Rasûlü’nün vasıflarını öğrenmiş, adetlerini bellemişti…

Yüreğini bastıra bastıra Nebiyyi Zîşanın nur bağışlayan huzuruna çıktı:

– İşittim ki, dedi, sen salih bir zatsın, yanında da fakir ve kimsesizler varmış. Şunları sadaka için sakladım. Bunu size vermeyi daha iyi ve münasip görüyorum!..

Kainatın Efendisi, Selman’ın takdim ettiği nevaleyi aldılar ve sahabîlerine emir buyurdular:

– Haydi, Allah’ın ismiyle yiyiniz!..

Kendileri mübarek elini bile sürmediler…

Selman’ın gönül tekkesi okyanuslar gibi dalgalandı, yüzünde görülmemiş bir ışık pırıldadı ve içinden:

– Bu bir, dedi…

Derhal izi üzerine Medine’ye döndü.. Yine bir şeyler tedarik edip Allah Sevgilisinin huzuruna koştu:

– Ey sevincin aynası, dedi, sadakadan yemediğini gördüm. Bu ise zat-ı alinize hazırlanmış bir hediyedir!…

Nihayetsiz olan Mülkün Seyyidi ve Kevser Havuzunun sahibi hayal üstü bir tebessümle hediyeyi kabul buyurdular ve ondan yediler, sahabîlerine de yedirdiler…

Selman’ın can gözü yine dikkat kesilmişti:

– Bu iki, dedi…

Artık onun için saadet sabahı yakındı… Çile köprüsünün sonuna gelmek üzere bulunuyordu… Hep fırsat kollamakta ve rahipten öğrendikleri ile Allah’ın Rasûlünü teşhise çalışmaktaydı…

Yine koynunda ebedî fecirleri saklayan bir gündü… Nur şehri Medine.. Medine’nin üstündeki gök ve insan ruhunun altındaki feza… Bunca yıldızı ve güneşiyle Peygamber beldesi Medine…

Varlığın sebebi olan Cenab-ı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Cennetü’1-Bakî” denilen kabristanda ve sahabîlerinin arasında oturmakta. O dem Selman koşup geldi, selam verip bir köşeye ilişti… Ne var ki, yüreği ten kafesini parçalayacak derecede güm güm vurmakta, gözleri bir şeyler aramakta…

Alem halkanın mededkarı, iki cihanın övüncü, Allah’ın azîz Peygamberi, Selmanın neyi görmek istediğini sezdiler ve mübarek omuzlarından Hırka-i Şeriflerini sıyırıverdiler…

Artık Selman yerinde durabilir miydi?.. Bir Kabe kuşu gibi kanat çırptı… Derhal yerinden kalkıp Nebiler Sultanının sırtındaki Nübüvvet Mührüne kapanıp öptü, öptü, öptü…

Gözyaşı incileri sıcak toprağa damla damla inerken hıçkırıklar da boğazında düğüm düğüm olmuştu… Belki dili bir şey söylemeye kadir değildi, fakat gönül ırmağından hikmet katreleri dökülüyordu:

Ey öğülmesine imkan olmayan, ey mürüvvet etmeyi seven, ey en güzel yolun kılavuzu, ey ebedî hayatın müjdecisi!.. Günahımın çokluğu sebebiyle yüzüm kara olmuştur, o kara günde ;şefaatınla yüzümü sen ak eyle!…

Ey yüksek Arş’ın cevheri!.. Ben bu toprak canımla çırpınıp durmaktayım. Eğer gül bahçene yolum erişmezse, feryad ve figan ederim. Lütfet, bu acize merhamet buyur!…

Sahabîlerin hayretli bakışları altında Allan’ın Rasûlü tebessümlerin en güzeliyle ona emir verdiler:

– Bu tarafa dön!…

Selman hemen Kainatın Fahrinin karşısında yer aldı ve alemlerin yaratılışına sebep olan mübarek yüzü doya doya seyre daldı… Ve bugüne kadar başından geçen macerayı, çektiği çileleri tek tek Allah’ın Rasûlüne hikaye etti. Varlığın Nuru bundan o kadar haz duydular ki, mübarek yüzlerinden tebessüm eksik olmadı…

Hazret-i Selman oracıkta İslâm denizine can attı ve ebedî saadetin ufkuna yükseldi…

Mustafa Necati Bursalı

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ