Renk seçin:


Siz Değer Verin ki Değerli İnsan Olsunlar

Siz Değer Verin ki Değerli İnsan Olsunlar

Üniversitelerde akademik çalışmalar yapan gençler üzerinde bir araştırma yapılmış. Fakülteye birbirine puan bakımından çok yakın öğrenciler kayıt yaptırdığı halde neden bazı öğrenciler mezun olup bir iş bulmaktan başka bir şey düşünmezken bazıları akademik kariyer için başvuruyor, bunun için notlarını yüksek tutmaya çalışıyor, öğretim görevlileriyle iyi münasebetler kurup asistanlık yapmaya çalışıyor?

Bu sorunun cevabını bulmak için, anket ve uygun araştırma teknikleri kullanılarak bilgi toplanmış. Sonuçta bir öğrencinin kendini akademik başarılara layık görmesinde kendine biçtiği değerin önemli olduğu görülmüş. Yani aynı puanla fakülteye giren öğrencilerden biri kendine muhasebeci olmayı layık görürken diğeri ekonomi alanında yüksek lisans yapmayı layık görüyor. Çünkü biri kendini değerli, akıllı, topluma bir şeyler verebilecek kapasiteye sahip görüyor. Diğeri ise sadece ekmeğini kazanma derdinde sıradan bir çalışan olarak görüyor.

Çocuklar kendilerine hangi seviyede bir değer yakıştırırlarsa ona uygun bir rol yakıştırıyorlar. Bunda da küçüklüğünden beri anne babasının kendisine karşı bakışı önemli rol oynuyor.

Bu gerçeği göz önünde bulundurarak tekrar düşünün, siz oğlunuza kaba saba ve aşağılayıcı sözler söylediğinizde o anlık sinirinizi boşalttığınızı sanıyorsunuz ama o çocuğun ruhuna değersiz biri olduğu fikrinin tohumunu ekiyorsunuz. Ondan sonra da bütün davranışlarınızla o tohumu sulamaya devam ediyorsunuz.

Mesela çocuğunuz bir resim yapıp size gösterdiğinde, “Hadi oradan sen yapmamışsındır,” derken ”Sende o kabiliyet ne gezer,” demiş oluyorsunuz.

Biraz büyüdüğünde size bir hayalini anlattığında “Aç tavuk kendini buğday ambarında görürmüş. Sen kim, o hayallere ulaşmak kim. Sen okulunu bitir, bir iş bul yeter” dediğinizde yine bütün hayalleriyle birlikte umutlarını ve kendine verdiği değeri yıkıp yok ediyorsunuz?

Hatta aldığı karneye bakmadan, geçen dönemden beri çok çalışıp yükselttiği notlara hiç dikkat etmeden, toptancı bir şekilde ”Hah, tam da beklediğim gibi, yine zayıfın var değil mi?” dediğinizde çocuğunuz artık işi arsızlığa vuruyor. Ne de olsa zayıf alması zaten beklenen bir durum.

Baba çocuğuna “Ahmak, kalın kafalı, sen ne işe yararsın ki,” dedikçe çocuk adeta emir almış gibi hissediyor; ”Ahmak ol, kalın kafalı gibi davran, hiçbir işe yarama. Beni haklı çıkar. Zaten senden bunu bekliyorum.

Bu konu çocuğun manevi gelişimi açıdan da aynen geçerlidir. Mesela bir baba oğluna, ”Sen yine namazını kılmadın değil mi? Zaten kıldığını söylesen de inanmazdım. Biz söylemesek hiç aklına gelmez. Ne zaman kendiliğinden düşünüp kıldın ki?” derken çok haklı sözler söylediğini zanneder. Belki de bu sözlerle oğlunu terbiye ettiğini bile zanneder.

Halbuki çocuğa ”Sen işte böyle namaz kılman gerektiğini düşünmeyen maneviyatsız, şuursuz, kötü bir Müslümansın. Senden hiç ümidim kalmadı,” demekle onun kendisine bakışını tamamen kötü yönde etkilemektedir.

O çocuk babasının bu tavrı karşısında ne düşünecek? ”Demek ki ben kötü biriyim. Zaten namaz kılmaktan zevk almıyorum. Dini hisler ve ibadet vecdi hissetmiyorum. Dini sohbetler pek hoşuma gitmiyor. Babam haklı,

galiba ben dindar biri değilim.” Acaba o baba, o yaşlardayken kendisine defalarca ”Namaz vakti girdi”, ”Namazını hala kılmadın mı?” hatta ”Çabuk ol, namaz geçiyor” diye hatırlatan olmadan namazını kılıyor muydu? Velev ki kılıyor olsun, demek ki o pek sıra dışı bir gençmiş, herkesin de öyle olması mı lazım?

Sanki dünyadaki bütün çocuklar ve gençler hatırlatan olmadan da namazını kılıyormuş da bir tek sizin çocuğunuzda problem varmış gibi konuşmakla onu ne kadar ümitsizliğe sevk ettiğinizin farkında mısınız?

Çocuklar ve gençler fıtratları gereği, dünyaya, peşin zevk veren oyun ve eğlencelere meyillidir. Ölüm onlara pek uzak görünür, ölüme hazırlanmak ihtiyarların işi gibi düşünülür. İşin kötüsü ne yazık ki toplumda da öyle bir telakki vardır. Böyleyken çocuğu tenkitlerle bunaltmak ve kendisini aşağılanmış hissettirmek ne kadar yanlış.

Halbuki çocuklarımızı terbiye ederken haya duygularını yıkmamalıyız. Allah’ın evlatlarımızın fıtratına koyduğu bazı temel duygular vardır ki, bütün bir eğitim süreci o duygular üzerine kurulmuştur. Bunun temeli de haya duygusudur.

Allah-u Zülcelal kadın ve kızları kendini sevdirme arzusu ile, erkekleri ise saydırma isteğine meyilli yaratmıştır. Her ikisi için de ruhlarındaki haya duygusunu yıkmamak çok önemlidir.

Haya dediğimiz zaman hemen iffete dair konular akla gelir. Elbette iffeti korumak için de hayalı olmak önemlidir ama haya kavramı daha geniştir. Temelde haya, ayıplanmaktan korkarak kötü hallerden çekinmek demektir ki bütün eğitim faaliyetleri çocuktaki bu duygu üzerine kuruludur.

Erkek çocuklarının ileride yüklenecekleri görevlere kendilerini hazır hissetmeleri için özgüvene, özsaygıya ve kendini şerefli haysiyetli, saygı duyulan biri olarak görmeye çok ihtiyaçları vardır. Bunun için de onun şeref duygusunu zedelememeli, haya duygusunu kaybettirmemelidir. Bir çocuk veya genç ağır kınama ve hakaret sözleri duya duya kendine saygısını kaybettiyse artık haya perdesi yırtılmıştır. Bir söz vardır, “ölmüş kurt aslandan korkmaz.”

İnsanın da kaybedeceği bir şerefi, haysiyeti kalmamışsa artık arsızlaşır, her istediğini yapar hale gelir. Bu sebeple çocuklarımızın kendilerine karşı duydukları saygıyı yok edecek şekilde davranmamalıyız.

Esasen insan evladının ruhuna yerleştirilmiş manevi yetenekler, onun iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırt etmesine, çirkin şeylerden tiksinip rahatsız olmasına imkân sağlar. Tamamen bozulmamış akıl ve vicdanda, çirkin şeylerden hayâ etme ve tepki duyma yeteneği bulunur. Yeter ki biz o yeteneği köreltmeyelim. Bu sebeple çocuklar küçük olsa da onları küçük görmemeliyiz, onlarla rastgele bir üslupla konuşmamalıyız. Aksine ona sarfettiğlmiz sözleri ve onun yanındaki bütün konuşmalarımızı ölçüp tartarak söylemeliyiz.

Hatice Kübra Ergin

Çocuklarımızı Yetiştirirken – Feyzem Yayınları

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ