Renk seçin:


Tufan öncesi bir gün

Tufan öncesi bir gün

Ortalık gün güneşliktir. Her sabah ufuklar aynı tazelikte kızarmakta, dağlar aynı harikuladelikle aydınlanmakta, güneş aynı gençlikle dağların ucundan gözükmekte, insanlar uyanıp pazarlara koşmakta, taş yontucuları, saraylar için mermer yontmakta, Mezopotamya’nın asma bahçelerinde üzüm salkımları hayat özünü taşıyormuşçasına sallanmakta. Hiç kimse, bu mutlu yaşantının değişebileceğini, ufukların kararabileceğini, güneşlerin görünmezcesine batacağını, şehirlerin toza ve dumana karışacağını aklına getirmiyor.

Tufanda değil, Tufan öncesindeyiz de ondan.

İnsanlar, genel olarak içinde bulundukları zaman ve şartların etkisi altında düşünürler. Yani mantıkta içinde bulunduğu şartların mahkumudur. Dünü, içinde bulunduğumuz olağan şartların ışığında yorumlama eğilimi taşıdığımız gibi geleceğe de aynı durumların tekrarı olmaktan öte bir hayat hakkını yakıştıramayız. İnsan adeta kördür. Ne geçmiş zaman bugünkü gibiydi; ne de gelecek zaman bugünkü gibi olacaktır. Hatta bu anlamda bu açıdan bakılınca, şimdiki zaman bile algıladığımız şimdiki zamanın ötesinde durmakta. Gölgeyi gerçek, gerçeği gölge yerine koyan insan, kendini aldatmaktan başka bir şey yapmıyor.

Geçmiş zaman, harikalarla, harikuladeliklerle, fevkaladeliklerle dolu. Gelecek zamanda neden böyle olmasın?  Aslında, gören göz için şimdiki zamanında her anı, aynı fevkaladelikler, harikuladeliklerle ayakta duruyor. Hayat, sadece komedi olmadığı gibi, sadece trajedi olmadığı gibi, sadece dram da değildir; trajedinin, komedinin dramın üstün bir uyum noktasında dengeye erişinden doğmaktadır. Trajik olan, komik olanı bir kılıç gibi ikiye böler; dram, trajiğin soluk almak için durduğu noktada belirir; trajik olanın durduğu noktada, tembelleştiği çizgide bir yosun gibi biter dramatik olan. Gül, güneş, su, çocuk hep olağanüstüdür. Fakat bütün bu olağanüstülükler hakkında duygumuzu sürekli olarak koruyamayışımız yok mu? İşte bütün felaket oradan doğuyor, oradan başlıyor.

Bütün harikuladelikleri önümüze olağan bir sergi, bir yaygı gibi uzatan Yaratıcı, bizden, sürekli olarak, olağanüstüne dikkat etmemizi istemektedir. Sürekli olarak, fevkaladenin duygusunu taşımamız gerekmektedir. Bütün fevkaladeliklerin karşısında bir aleladelik duygusunu çıkarmak, insanın bahtsızlığının temel sebebi. İnsanoğlu, ruhunu, yaratış zirvelerine yerleştirerek o zirvelerden durmadan inanç ve umut emecektir. Hilkatin bu harikuladelik memelerinden emmeyen ruh, kısa zamanda solacak ve pörsüyecektir.

Tufan öncesinde de insanoğlu unutmuştu hilkatle gelip ruhumuza bitişen olağanüstünün hakkını. Ama, olağanda bir kabarış vardı ki, bunu, ancak kendisine geçmişe ve geleceğe gerçek bakışla bakma gücü verilen insan sezebilir. Allah’ın açtığı iç gözle bakabilen görebilir bunu. Vahiy aynasında zamanı gözlemeye memur edilen insan heceleyebilirdi bu sırrı. Eşyanın neden med vakti yaklaşıyordu? Bunu anca Peygamber bilirdi. Eşyanın kalp atışı, evrenin nabzı onun kulağına bunun gelecek zaman seslerini ulaştırıyordu. Ama insanlar farkında değildi bu eşya taşkınlığının. Hatta denebilirse, eşya öfkesinin. Bir yerde vecd, coşkunluk olan, öbür yerde alevlenmiş, parlayış anlamına gelen bu olağan konumu terk edişin.

Tufan öncesiydi. Peygamber görevlendirilmişti. Hz. Nuh, gelmekte olanı, cezayı açıklıyordu halkına. İnsanları uyarıyordu. Fakat, insanoğlu, bu kez içinin bütün pisliğiyle alaya alıyordu bu uyarışı. Gelecek zaman kılavuzuyla alay ediyorlardı. Ne de güveniyorlardı durumlarına! Ah! Sadece Allah’ı, Yaratıcıyı değil, yaratılanı da tanımıyorlardı. Yaratılmış olanın Allah’ın buyruğuna nasıl boyun eğmiş olduğunu bilmiyorlardı. Ya da unutmuş görünüyorlardı bu müthiş bilgiyi.

Uyarı gittikçe şiddetleniyordu. Kurtarıcı gemi de bir taraftan hazırlanıyordu. Ama insan, ortamın gittikçe değiştiğini, ortalığın yavaş yavaş karadığını, metafizikten fiziğe kara kara bulutların toplanıp kaydığını nedense görmek istemiyordu. İşte görmenin tam zamanıydı. Sonra neye yarayacaktı?

Medeniyetler de artık ebedileşmişçesine bir toplumda güvenle sürüp gittikleri sırada geleceğin ilk filizleri doğmaya başlar. Nice yüksek duygu, fedakarlık aşk ve erdemle ayakta duran medeniyet, yavaş yavaş bu yüce duygu ve eylemler kabuk bağlayınca, ölümcül tehlikenin önüne birdenbire gelir. Ama kimse farkında değildir. Ancak büyük ruh adamları sezer bu tehlikeyi. Ve adeta sırlı bir dilde çağrılarda bulunurlar. İnsanları alışkanlıklardan, aleladeliklerden kurtarmaya çağırırlar. Ama insanlar bu çağrılara kulaklarını tıkamışlardır. Bu üstün kişilere, bu yücelik ödevlilerine hasta, deli gözüyle bakarlar. Onları öldürmek, en azından susturmak isterler. Gerçeğin söylenmesine razı olmazlar. Gerçek söylenmeyince sanki yok olacaktır. Susuldukça realitenin şahlanacağını, örtülen ateşin güçlenmesi gibi gittikçe içten içe gelişeceğini, kabaracağını unuturlar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ